24 Temmuz 2020 Cuma

Bilimin Özgür Ruhu



Covit-19 salgını süresince 65+ kontenjanından evine hapsedilen birisi olarak, okumayı adeta bir karşı eylem biçimi olarak kullandım. Bu yazımda bunlardan Cesur Dâhiler’den[1] söz etmek istiyorum. Kitabın kahramanları, 1965 Nobel Tıp Ödülü'nü François Jacob ve André Lwoff ile paylaşan Jacques Monod (1910 -1976) ve 20. YY’ın en güçlü yazarlarından, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus (1913 – 1960). Monod, bakteri genetiği alanındaki parlak çalışmalarına Alman Faşizmi’nin Fransa’yı işgal etmesiyle birlikte son vererek Fransız Komünist Partisi saflarında Direniş örgütüne katılmakta tereddüt etmedi. Monod’nun, Camus’yla yaşamı boyunca düşünce ve eylemde gerçek dostlar olarak kalmalarını sağlayan en önemli ortak yanları, beyin ve ruhlarını hiçbir gücün, ideolojinin, iradenin sultasına vermeden ilerici mücadelenin içinde yer almaları oldu.
Monod, Fransa’nın ve Avrupa’nın faşist Hitler işgalinden kurtarılmasının hemen ertesinde Pasteur Enstitüsü’nde bakteri genetiği alanındaki araştırmalarına dönerek aradaki açığı kapatma çabasına girdi. Savaş süresince ABD’de moleküler biyoloji alanındaki heyecanlı gelişmeler (DNA’nın kalıtım maddesi olduğunu gösteren kanıtların ortaya çıkması)  olmuştu. 1946 yazında dünyada küçük bir topluluk oluşturan ‘moleküler biyologlarla’ birlikte, , savaş öncesi biyolojinin tartışıldığı yaz toplantılarına ev sahipliği yapmış Long Island’daki Cold Spring Harbor Laboratuvarı’nda, konusu “Mikroorganizmalarda Kalıtımsal Sapmalar” olan bir sempozyuma katılmak, savaş sonrası Avrupalı araştırmacıların uzun yıllardır ilk kez meslektaşlarıyla buluşmaları, gelişmeleri doğrudan izlemeleri ve ilişkiler kurmaları anlamına geliyordu.
Toplantı mekanlarının güzelliği ve ilişkilerin rahatlığının yanı sıra Monod konuşmaları ve sonuçları olağanüstü etkileyici buldu. ABD’de bilim öyle hızlı ilerliyordu ki karısı Odette’e (Bruhl) yazdığı mektupta “yarı uyur haldeki Fransız laboratuvarlarında hem günceli yakalamanın hem de yararlı bir şekilde çalışmanın güç” olduğunu itiraf ediyordu. Monod’nun enzim adaptasyonunun çok ilgi görmesi sayesinde, bilim dünyasından, hatta olası rakiplerinden arkadaşlıklar kurdu. Ekibi ile birlikte yaptığı çalışmaların önemi nedeniyle dünyanın ilgisini çekmekte ve Pasteur Enstitüsü’nün çatı katına sıkışmış ekibi sürekli genişlemekteydi. Monod’nun küçük bir çalışma masası ve banktan oluşan çalışma alanı öğlen buluşmalarının merkeziydi. Monod’nun yarattığı dostluğa dayalı canlı sohbet ortamının konuları arasında müzik, sanat, din, de Gaulle, Amerika, atom bombası, Simone de Beauvoir’in İkinci Cins’i gibi kitaplar, Combat’nın (Fransız Direniş hareketi ve hareketin yayın organı)  başyazıları da bulunuyordu. Kitabın, ideolojinin karıştığı bilimin düşeceği sefaleti anlatan, Stalin döneminin şarlatan genetik bilimci Trofim D. Lisenko’nun “burjuva genetiği” tartışmaları da dikkatle okunmalı.
Nobel kazanması sonrası toplumsal sorumlulukları da arttı. Örneğin, Nobel arkadaşlarıyla birlikte 1976’da doğum kontrol yasağının kalkmasında etkili oldular. 28 Mart 1966’da Dr. Martin Luther King Jr’ı Paris’te beş bin kişilik topluluğa sunan da oydu. 2 Mayıs 1968’de Paris Üniversitesi’nde başlayan Mayıs ayaklanmalarında sorumluluk alarak de Gaulle’e varıncaya kadar arkadaşlarıyla yaptığı girişimler fayda vermeyince yeniden barikatlara çıkmakta tereddüt etmedi.
Topluma ve insanlığa sorumlu bilim insanlarının tek istedikleri siyasi iradenin müdahalelerinden uzak, huzur ve olanaklara sahip bir ortamdır.  Bu ortamın kendiliğinden oluşmayacağını görmek isteyen akademisyenlerin, ülkesinin bilim ve üniversite dünyası için Monod’nun ölümüne kadar süren mücadelesini dikkatle okumaları ve onun “Her ne zaman nesnellik, doğruluk ve adalet tehlikedeyse orada bir bilim insanının bir görüş ortaya koymak ve onu savunmak gibi bir ödevi vardır.” deyişini anımsamaları gerekir. 



Bu yazı herkese bilim teknoloji dergisi Sayı225, 17 Temmuz 2020 yayınlanmıştır.

herkese bilim teknoloji dergisi  abone ol!
oku, okut!


[1] Sean B. Carroll, Cesur Dâhiler, Jacques Monod, Albert Camus, e Yayınları, 2019.

7 Temmuz 2020 Salı

Teknoloji Transfer Ofisleri Üzerine Yorum Deneme - III



           III.      TTO’lar; Sorunlar ve Öneriler

Yaşanmakta olan can yakıcı değil can alıcı salgın günlerinde, TTOPatentGirişimci doğrusal formülünün ana doğru olarak alınması sorgulanması gereken bir yaklaşımdır. Dilbilimci ve aktivist yazar Noam Chomsky, “Salgın Sonrası Dünya” söyleşisinde[1] “Koronavirüsün belki de iyi yanı, nasıl bir dünya istediğimiz konusunda insanları düşünmeye teşvik edecek olmasıdır” diyor. Eğer salgından sonra eskisinin yerine konulacak bir “yeni dünya düzeninden” bahsediyorsak bugüne kadar üzerinde fikir birliğine varılamamış evrensel vizyonda, -dünya maneviyatının- en önemli maddesini merkeze koymaktan başka çare yok. Neredeyse yitirdiğimiz “insan onuru”.


Kanımca, dünyamızı korumanın ve insanları ve bütün canlıları bir bütün olarak merkeze koyan bir geleceğin inşasına destek olacak her türlü yenilikçi fikrin “ürüne” dönüştürülmesinin desteklenmesinin öncellenmesi TTO’lar için de bir ilke olabilir. Rüyalar ülkesi İsveç’te bakımevlerindeki yaşlıların üçte ikisinin basit oksijen verecek aygıtların olmaması nedeniyle ölmesi gerçeği ve ülkemiz özelinde, başarı olarak sunulan salgınla mücadelenin kahramanlarının bu başarıyı son yarım yüzyıldır sürekli hırpalanmalarına karşın eskiden kalan sağlık altyapısı ve deneyimleri üzerinden verdiği gerçeği, TTO’lar dahil bütün kaynaklarımızı geleceğin “yeni dünyasını” nasıl kurmak istiyorsak ona göre şekillendirilmesi gerektiği noktasına getiriyor bizi. Bu gerçekler karşısında piyasa app’leri ile oyalanmaya kimsenin hakkı olmasa gerek.
TTO’ların bugünkü durumları ve sorunlarından hareketle iyileştirme amaçlı bazı önerileri on başlık altında değerlendirme ve tartışmaya açmaya çalışalım.
  1.  TTO’ların dünyadaki evrime uygun olarak teknoloji transfer işlevlerini daha geniş etki alanına sahip “bilgi transferi (alış-verişi)” ne dönüştürmek üzere yapılanmaları ve yetkinleşmeleri esas alınmalıdır.
  2.  TTO’ların 50’den fazlası’nın ÜSİMP üyesi olması güçlü bir örgütlenme ve iletişim ortamı anlamına gelmektedir. Ayrıca, 2018’de ÜSİMP’in, Teknoloji Transfer Uzmanı Resmi Tanımı’nın Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından resmen kabul edilmesi ve Teknoloji Transfer Ofisleri Profesyonelleri (TTOP) Eğitimleri’nin uluslararası tanınırlığı ile TTOP uluslararası mesleki tanınırlık belgesi olan RTTP sertifikası olarak onaylanması, AUTM- Association of University Technology Managers International Committee Üyeliği gibi etkinlikler, TTO’lar için kurumsal anlamda sağlam bir zeminin oluşmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Teknoloji transferi uzmanlığı üniversite eğitiminin yanı sıra sertifikalı eğitim ve endüstride bir süre deneyim gerektiren önemli bir profesyonel kariyerdir. Gelişmiş ülkelerde TTO’ların yanı sıra endüstride ve risk sermayesi şirketlerinde üst düzey görevlerde işlendirilmektedirler. Sertifikalı elemanların varlığı TTO’lar için önemli ise de sanayiyi ve sanayi ilişkilerini iyi bilen, teknoloji yönetimi konularında deneyimli kıdemli kişilerin de işlendirilmesi özellikle sanayi ile işbirliklerinin hızlandırılmasına ve nitelik kazandırılmasına katkıda bulunacaktır.
  3. Sayıları hızla artsa da henüz işlevselliğinin çok başlarında olan ülkemiz TTO’larımız üniversite sanayi işbirliği – ÜSİ alanında akla gelen hemen her alanda görev yüklenmeye çalışmaktadırlar.  Sanayimizin başta teknoloji transferi olmak üzere, danışmanlık vb. hizmet gereksinimlerini karşılayacak kamu ve özel kurumların yetkinlik ve sayıca yetersizliği, TTO’ların gelir sağlama gereksinimleri ile çakıştığında TTO’ların tek nokta hizmet merkezlerine (one-stop-shop) dönüşme olasılığı (tehlikesi)   ortaya çıksa da bunun olanaksızlığı daha da ötesi yanlışlığı çok açıktır. Böylesi bir eğilimde başta KOSGEB olmak üzere ilgili kurumların görev alanlarını değiştirmeleri ve genel olarak ülkemizin yenilik sisteminin kötü yönetilmesinin hatta varlığının tartışılır durumda olmasının önemli bir payı vardır. Oysa ki diğer destek kurumlarının (örneğin; KOSGEB, TÜBİTAK vb.) tanıtım ve hizmet görevlerini etkin bir biçimde yapmaları, özel danışmanlık ve mentörlük alanının mesleki olarak yeniden düzenlenmesi TTO’ların iş yükünü azaltabilecektir.
  4. TTO’ların birer “işletme” olarak görülerek iş modeli, iş geliştirme, verimlilik analizi vb. yönetim araçlarını etkin biçimde kullanmaları beklenir. Bütün boşlukları TTO’ların doldurması düşünülemez. Ancak yükseltilmeye çalışılan talebin (sanayi ilgisinin) zamanla karşılanamaması çok kırılgan olan ÜSİ’ye olumsuz olarak yansıyabilir.
  5. TTO’ların ilgi gösterdiği girişimcilik konusu (özellikle vakıf         üniversitelerinde) öğrenci düzeyinde bir filiz firma oluşturma oyun alanı  değildir.  Girişimciliği yenilikçilik, teknolojik ve toplumsal etki, sosyal sorumluluk, etik değerler vb. boyutlarıyla anlaşılır kılınması önceliklidir. “app. rüyalarına” yönlendirilen gençlerin değil filiz firma olmaları tohumları açılmadan yok olmaları fikir, kaynak ve güven kaybıdır.
  6. TTO’ların gayreti ile oluşmuş filiz firma sayısı çok azdır. Oysa ki teknoloji transferinin ana aktörlerinden birisi filiz firmalardır. Filiz firmaları yaşatan temel araç risk sermayesidir. Ülkemizdeki risk sermayesinin nitelik ve nicelik olarak çok zayıf olması TT önündeki önemli bir engeldir. Üniversitede geliştirilen teknoloji doğal olarak teknoloji yetkinlik düzeyinin (TYD) ilk aşamalarındadır. Bu nedenle lisanslama değerleri de düşük olmaktadır. Bu teknolojiyi ileri aşamaya taşıyacak olanlar filiz firmalardır. Böylece ticarileştirme değeri öncekine kıyasla kat be kat fazla olabilecektir. İlgili teknopark firmaları ile kurulacak yakın ilişkiler ve eşleştirmeler bu konuda ilerleme sağlanmasına yardımcı olabilir.
  7.   Önce üniversite gibi üniversite; yani evrensel ve çağdaş üniversite değerlerine, yönetim anlayışına ve yapılanmasına, altyapısına, özerklik ve düşünceyi ifade etme özgürlüğüne sahip … (ekleyebilirsiniz!) olmak anlamında bir üniversite.
     Yukarıdaki tanımlamaya giren bir üniversite sistemimizden söz etmek olanaklı değil ise dek şimdilik tartışmayı hemen yalnızca kamu kaynağı (TÜBİTAK) ile ayakta kalmaya çalışan TTO’ların varlık nedenleri, uygulanan model, gelecekleri ve sürdürülebilirlikleri ile sınırlandıralım. Yalnızca geliri değil ve fakat yaratılan değeri (etkiyi) öncelleyen bir TT iş modelinin olması gerekmektedir. TTO’larımızın alçak gönüllü de olsa birer iş modeli tasarlamaları stratejilerinin bir yansıması olabilecektir. Bu arada kamu desteğinin olmadığı bir senaryonun da çalışılması gelecek stratejilerini oluşturmaya yardımcı olacaktır. Gözlemlediğimiz TTO’ların çoğunluğunda  (özellikle aynı coğrafyada çok sayıda TTO’nun yer alması durumunda) yalnızca hizmet vermeye ve sanayi ile ilişki kurmaya odaklanılarak içinde bulundukları yenilik eko-sisteminin tanımlanmasının yapılmamış olduğudur. Oysa ki kurumsal kapasite, sahip olunan yetkinlikler, odaklanılmak istenen alanlar gibi kısıtların yanı sıra eko-sistemdeki diğer kurumlar da dikkate alınarak herbir TTO’nun kendisi için belirleyeceği bir “çerçeve eko-sistem” strateji ve hedeflerin konulmasında kolaylık sağlayabilecektir.
    8.   Kritik kütlenin oluşması : ÜSİMP anketinde TTO’larca güçlü biçimde vurgulanan “ortak çalışma” isteği önemli olup somut model ve araçlara dönüştürülmesi tartışmaya açılmalıdır. Bugün için TTO’ların kendi “pazarlarının” yetersizliği açıktır. Buna bağlı olarak ciddi bir sürdürülebilirlik sorunu ile karşı karşıyadırlar. Yetersiz arz-talep ve kurumsal kapasitelerin yarattığı sorunların nasıl aşılacağı konusunda “birleşik akıl” yolu (tek doğru anlamına gelen ortak akıl değil!) çalıştırılmalıdır. Pazarın birleştirilerek kritik kütleye ulaşılacağı “bölgesel TTO’lar” söz konusu olabilir. Herbir TTO’nun özerkliğini koruduğu ancak ortak pazarı, veri tabanını ve insan kaynaklarını ortak kullanabildikleri yapılar tasarlanabilir. Herbir TTO’nun GZ/FT analizlerinin karşılıklı olarak eşleştirilmesi, bölgesel özelliklerin ve sayısal verilerin karşılıklı analizi ortaklıkların karakteristiklerini belirlemede yardımcı olacaktır.
     İşleyişte etkinlik ve verimlilik, arz (üniversite bilgisi) ve talebin (sanayi ve yatırımcı talebi) arasında yer alan her iki uçta da kritik kütlenin yeterince oluşmasına ve TTO’ların da kendilerinden beklenen hizmetleri yerine getirebilecek kurumsal kapasiteye ve yetkinliklere sahip olmalarına bağlıdır.  Üniversitenin ürettiği bilginin teknolojiye dönüştürülebilir nitelik ve nicelikte olması ve üniversite yönetiminin teknoloji transferinin gerçek anlamını ve gerekliliğini kavramış olması bir anlamda arz tarafının kritik kütle tanımı olarak alınabilir. Sanayicinin yenilikçiliğin gerekliliğinin, bilginin bir değerinin olduğunun ve üretimin temel girdileri arasında yer aldığının, gereksinimlerinin bilincinde ve farkında olması ise talep yanının kritik kütlesi olarak tanımlanabilir. Talep yanında katalizör olarak nitelendirilebilecek bir diğer kritik kütlenin ise TTO’larca ve/veya filiz firmalarca geliştirilen fikir, yenilikçi ürün ve teknolojilere yatırım yapabilecek yeterlilikte bir risk sermayesinin gelişmiş olmasıdır.
      Eldeki veriler yukarıda sözü edilen konuların hiçbirinde yeterli bir kritik kütlenin oluştuğunu göstermemektedir. Çözüm yeni bir yapılanma modeli ile “toplulaştırma” yaparak bu kritik kütlenin oluşturulmasıdır. Örneğin bu köşede daha öncede sözü edilen bölgesel risk sermayesinin - BRS oluşturulması bir çözüm olabilir. Bölgesel yenilik siteminin aktörlerinin (kamu, TSO’lar, bankalar, Kalkınma Ajansları, yerel yönetimler, TTO’lar vb.) sermayesini oluşturacakları BRS’nin işletilmesi için yönetim becerisi transferi dış kaynaklardan bulunacak ortaklarla sağlanabilir. Yönetim biçimi, yapılanma vb. yasa ve yönetmeliklerle düzenlenecek konulardır. Daha güçlü yapılar için bölgeler arası risk sermayesinin işletilmeleri de düşünülebilir.
     9.    Bir başka öneri olarak “güçlü – zayıf” işbirliklerini esas alan gelişkin bir TTO’nun kritik kütle oluşturmaktan çok uzak bir veya birden çok TTO’da “bağlantı ofisi” kurmasıdır. İşbirliği alışkanlıklarımıza pek uygun olmasa da işleyişin ve paylaşımın iyi tanımlanması durumunda bu öneri denenebilir. Herbir TTO’nun GZ/FT analizlerinin karşılıklı olarak eşleştirilmesi, bölgesel özelliklerin ve sayısal verilerin karşılıklı analizi ortaklıkların karakteristiklerini ve tamamlayıcı yanların belirlenmesinde yardımcı olacaktır. Bu bağlamda Haziran 2020’de tamamlanacak olan ve 11 kurumu bir araya getiren Yenilikçi Ara Yüz Yapıları (YAY) Platformu Projesi’nin sonuçları da yol gösterici olabilir (projenin nasıl devam edeceği kişisel bir merak konusudur. M.A). Bunlar ve benzer yeni araçlar üniversitelere bağlı olarak belli bölgelerde sayıları artmış olan TTO’ların aynı pazarda yer almalarından kaynaklanan gereksiz rekabete girmelerini de engelleyecektir.
   10.  Kolay olmadığı açık olsa da deneyimli TTO yönetimleri bu “modelleri” tartışıp yetkinleştirebilirler. Artık kendi hikayelerimizi, deneyimlerimizi, başarı ve başarısızlıklarımızı yazmamız gerekir. Gerekir ki kendi modellerimizi de üretebilelim. 
Tam da bu çalışmayı yapmakta olduğum sırada bir haber takıldı gözüme. Son dakika: Türkler teknoloji devi Philips'e talip![2] Türkiye, dünya markalarını alarak atılım yapma aşamasına geçti. DEİKTİMTOBBMÜSİAD ve TÜSİAD başkanları dünya devi Philips’in ev aletleri markasını almak için güçbirliği yaptı. Devlet de projeyi destekliyor.” Haberden “Konunun hem Hazine ve Maliye hem de Ticaret bakanlıkları tarafından da destek gördüğünü … Girişim Sermayesi Fonu'nun” da hazır olduğunu öğreniyoruz. Bu noktada lütfen “Sizin Yossi Vardiniz var mı?” başlıklı yazıma yeniden göz atmanızı rica edeceğim (HBT, S.215, 8 Mayıs 2020).
Bir araya gelenlere baktığımızda özel kesiminin ve devletin ülkemiz adına geleceğe bakışlarının yalnızca “tacir” kafasıyla sınırlı olduğu açıkça görülmektedir. Ticari açıdan 1 milyar dolarlık bir Türkiye küçük ev aletleri pazarının, 100 milyar dolarlık bir dünya pazarı elbette anlamlı olabilir. Philips’in kurtulmak istediği bu sıradan teknolojili ürünlerin yer aldığı birimine kişisel olarak talip olunabilir. Ancak buna devletin destek vermesi bugünkü yönetimin de ufuksuzluğunun göstergesi. Bunun yerine devlet “gelin ben de katılayım, 50 – 100 milyon dolarlık uluslararası normlarda bir risk sermayesi şirketi kuralım ve öncelikle ülkemizde geleceğin teknolojilerini çalışan ve umut vadeden yenilikçi firmalara, araştırma kurumlarımıza yatırım yapalım” dese sizce ne karşılık bulur dersiniz?
Bu kargaşa içinde özveri ile öğrenmeye, yapılanmaya, üniversite yönetimlerini eğitmeye ve sanayi ile ilişki kurmaya ve teknoloji transferini gerçekleştirmeye çalışan TTO kadrolarını kutlamak gerekiyor. Artık kendi hikayelerimizi, deneyimlerimizi, başarı ve başarısızlıklarımızı yazmamız gerekir. Böylece kendi modellerimizi de üretebiliriz.
Pandemi krizinin etkilerinin ekonomi ve sosyal boyutta uzun yıllar alacağı güçlü varsayımlarla savunulurken yine de “yeni düzende” Türkiye’nin bir “birleşik akıl gücü” oluşturarak senaryolara dayalı gelecek öngörüleri oluştururken, herbir seçenek içinde üniversiteleri, ÜSİ ve TTO’ları da içeren geleceğin yenilik sitemini tasarlaması gelecek için önemli bir hazırlık olacaktır. Ülkemizin çok önemli bu faaliyetin, bir yenilik siteminin bütün taraflarının aklıyla, özgür ve tarafsız bir yapılanma içinde (örneğin bir platform) içinde – ancak yürürlükteki tek aklın gölgesinin bile düşmeyeceği –  gerçekleştirecek deneyimi vardır (son örneği hâlâ TÜBİTAK’ın sorumluluğunda olan ancak yok sayılan 2023 Vizyon Belgesidir).


26 Haziran 2020 Cuma

Teknoloji Transfer Ofisleri Üzerine Yorum Deneme - II



 II.            Teknoloji Transfer Ofisleri: Üniversitelerin altın yumurta yumurtlayan kazları (?) 


Kurulum, işletim ve yönetimleri açısından üniversite TTO’larının varlıkları bütünüyle “rektör hocanın” iki dudağı arasında dersek abartma sayılmamalıdır. Genel bir değerlendirme ile üniversite üst yönetimlerinin bir bölümü TTO’lara “altın yumurta yumurtlayan kaz” beklentisi ile bakmaktadırlar (teknoparklara baktıkları gibi). Oldukça büyük bir grubun ise konudan bihaber olduğu söylenebilir. Her iki durumun içerdiği olumsuzluklar nedeniyle TTO’ların yönetim biçimlerinin, üniversitelerle ilişkileri korunmakla birlikte daha ticari yapılara dönüştürülebilecek esnekliğe kavuşturulmaları tartışılmalıdır.
TTO’ların yakıtı; bilgi
TTO’ların başarımında ana ölçütün teknoloji ve/veya ürüne dönüştürülen üniversitelerin nitelikli bilgi üretiminin “ticarileştirmesi” oranı olduğunu varsayımından hareketle uluslararası düzeyde genel kabul ve saygınlık gören bazı kaynakları kullanarak ülkemizdeki dürümle ilgili yorumda bulunulmaya çalışalım. Bunlardan Nature Endeksi[1] en iyi değil ama en iyi bilim yapılan üniversiteleri ve bilim kurumlarını sıralıyor. 
İlk onda Harvard (925,15), Stanford (646,44) ve MIT (560,07) üniversiteleri ilk üç sırayı alıyor. Çin’den dört üniversite, Birleşik Krallık’tan Oxford ve Cambridge ve Japonya’dan Tokyo Üniversitesi. 130’u devlet ve 73’ü vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 203 üniversitesi bulunan Türkiye’den ilk 500 içinde tek bir üniversitesi yok! Söz konusu endekse göre ilk on üniversitemizin başarı çizelgesi!
 Tablo 1  Nature Endeksi’ne göre ilk on üniversitemizin başarımı
Üniversite (1 Mart 2019 - 29 Şubat 2020)
Yayın Sayısı
Ortak Yayın
1.
26
12.89
2.
12.62
3.
22
5.18
4.
130
4.85
5.
3.08
6.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
2.82
7.
Gebze Teknik Üniversitesi
8
2.50
8.
8
1.93
9.
1.56
10.
1.56
Türkiye 374 yayınla 50 ülke içinde 39. Sırada (2020).  Artan üniversite ve makale sayısına karşın “paylaşım” oranının önemli düzeyde düşmesi (%14,5) uluslararası bilim dünyasından uzaklaşılması ve içe kapanılması olarak değerlendirilebilir.

19 Haziran 2020 Cuma

Teknoloji Transfer Ofisleri Üzerine Yorum Deneme


I.    Teknoloji Transfer Ofisleri, Bilgi ve Kalkınma


Üniversitelerin bilgi üretmek ve eğitim temel işlevlerinin doğrudan veya dolaylı olarak ülkelerin toplumsal kalkınmasına etki etmesi beklenir. 1980’ler sonrasında artan küreselleşme baskısı ile büyüme ve rekabet gücü kazandırmanın öne çıkması ve bilginin üretimin temel girdileri içindeki yerinin giderek artması üniversitelerden beklentileri de değiştirdi. Artık bilginin doğrudan ve daha hızlı üretime dönüştürülmesi baskısı altına giren üniversiteler kendilerinde olmayan bu yetkinlik için araçlara gerek duymaya başladılar. ABD’de üniversitelerden teknoloji transferinin lisanslama ile öncelik kazandığı ilk uygulamalar (1980’ler), zamanla Teknoloji Lisanslama Ofisleri olarak kurumsallaştı.  Daha sonra Teknoloji Transfer Ofislerine – TTO dönüşen bu yapılar günümüzde Bilgi Transfer Ofislerine evrilmektedirler. Güçlükte bu noktada doğmaktadır. Bilginin kavram olarak soyutluğunun yanı sıra, TTO’lardan beklenen “arz ve talep arasındaki asimetrik enformasyon ve bilgi kombinasyonunun giderilmesinde nasıl rol almaları gerektiği” yeniden tartışılmaktadır.

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Sizin Yossi Vardi’leriniz var mı?



 Ülkemizde risk sermayedarlarının (kurumsal yatırım ve melek yatırım) sayı, nitelik, deneyim ve sermayeleri düşüktür.

Köşedaşım Ali Akurgal’ın Bilim Teknoloji Politikaları başlıklı yazısına (HBT 206), bu konuda geçmişte yapılanlardan söz ederek katkıda bulunmaya çalışmıştım (HBT 207). Akurgal konuya devam ederek, sanayimizin ilgi göstermediği kendi mühendislik çalışmalarından iki örnek verdiği HBT 210. sayısındaki yazısını “Bakalım sevgili Müfit bey, bu vurdumduymazlıklar için ne diyecek?“ diyerek bitirmekteydi. Örneklenen buluşlardan yenilikçi otomobil tekerleği radikal bir yenilikti. Ancak kendisinin çok emin olduğu gibi “bizim 5 babayiğit” bu buluşa ilgisiz kaldılar. Buradan hareketle konuyu başka noktalara taşımaya çalışacağım.
Otomotiv gibi yüz yılı aşkın süredir fosil yakıtın (içten patlamalı motor da denilebilir) şekillendirdiği bir sanayinin radikal buluşları doğrudan kabul etme olasılığı oldukça düşüktür. Hele dünya otomotiv pazarında belirleyici oyuncu olmayan ve arkadan iteklenerek ortaya çıkanların hiç cesaret edebilecekleri bir şey değildir. Eskiden, “bileşik kaplar kuralı” deyimini çok kullanırdık. Buna göre en tehlikeli noktada yani vasatta dengelenmiş (?) bir sistemimiz var. Ayrıca kâr güdüsüyle çalışan sermaye, Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı kurmayı özendiren ekonomi siyasalarına uygun davranmaktadır.
Sorunun muhatapları çok yönlü; başta “yerli ve milliciler” olmak üzere, Sanayi Bakanlığı, TÜSİAD, MÜSİAD vs. yanıt verebilmeleri için bilim-teknoloji-sanayi siyasalarını, “Politika – Strateji – Eylem Planı – Ölçme değerlendirme” dizgesi içinde ele aldıklarını göstermeleri gerekir. Konu “yerli ve milli” hamasi söyleminden kurtularak, epeyce işlenmiş olan kamu alım politikalarından küresel değer zincirinde neye ve nereye aday olunduğuna kadar uzanıyor.
Sizin Yossi Vardi’leriniz var mı?

5 Mayıs 2020 Salı

Kriz, Sağlık Sistemi ve Taleplerimiz



 Krize “ithalata dayalı sağlık tedarik sistemi” ile yakalanmak talihsizlik değil öngörüsüzlüktür!


İnsanlığın yalnızca bilimden medet umar hale geldiği günleri yaşıyoruz. Hepimiz hemen geliştiriliverecek bir ilacı ve aşıyı dört gözle bekliyoruz. Oysa ki, özellikle sağlık sektöründe değil bir ilaç veya aşının, tıbbi bir ekipmanın geliştirilmesi bile zaman alıcı bir süreçtir. Son günlerde ülkemizin tıbbi ekipman sektörünün varlığını, yeteneklerini ve kapasitesini gösteren örneklerin ortaya çıkması sevindirici ise de günümüzün tıp, biyoteknoloji, kimya, elektronik, yazılım ve bilişim arakesitinde geliştirilen karmaşık sağlık ekipmanları düşünüldüğünde bunun hemen bugünden yarına olamayacağı açıktır.
Tıbbi cihazlarda %85 oranında dışa bağımlı olan ülkemizde gelişmekte olan bir tıbbi ekipman sektörü olduğu görülmektedir. Hâlâ en büyük alıcının kamu olduğu sektörde pazarın eğilimlerinin kamu politikalarıyla doğrudan ilişkili olması doğaldır. Ancak ülkemizde, Sağlık Bakanlığı ile yerli tıbbi ekipman üreticileri tedarik ilişkisinin öteden beri sorunlu olduğu bilinmektedir. Bu nedenle böylesi zorlu bir sağlık krizine “ithalata dayalı sağlık tedarik sistemi” ile yakalanmak talihsizlik değil öngörüsüzlük olarak değerlendirilmelidir. 

19 Nisan 2020 Pazar

Yeniden kuracağız!



Her karanlık dönem içinde, bu karanlıktan çıkmak için akıl yürüten ve eyleme geçen insanları da barındırır.


Orduların yalnızca cenaze kaldırmaya yaradığı günlerden geçiyoruz. İtalya’daki görüntüler İsmail Kadare’nin Ölü Ordunun Generali romanındaki sahneleri çağrıştırıyor.  İnsanlık çevre, iklim değişikliği vb. bir noktadan darbe beklerken ‘görünmez’ bir varlık yaşamlarımızı altüst ediverdi. Dünyaya düzen veren güçlerin çaresizliği dökülüverdi ortalığa. Şimdi ne güçlü orduları, ne dehşet silahları ne de dünyaya nizam vermek için kullandıkları beyinleri işe yarıyor.

3 Nisan 2020 Cuma

HIFZISSIHHA 93 yaşında



Aşı, en ucuz sağlıklı kalma yöntemi!
Çocukluk yıllarımda Ankara Yenişehir’de İncesu deresinin iki yakasına kurulan pazar yerine annemle gittiğimde, yüksek duvarların arkasında geniş bir alana yayılmış gri renkli, çatısı kırmızı kiremitli kocaman binalar dikkatimi çekerdi. Bir de arka tarafında gördüğüm atlar. Sonradan bu atların serum üretimi için kullanıldığını ve bu binalar kompleksinin Hıfzıssıhha olduğunu öğrendim.


1965 yılına kadar Ankara’nın şimdilerde Hacettepe Üniversite’sinin olduğu yerde, eski ve yeni Ankara’nın sınırı sayılabilecek Hacettepe semtinde büyüdüm. Demiryolunun alt tarafı Sıhhiye semtiydi. O zamanlar bu semtin adının, modern Türkiye’nin halk sağlığı altyapısının temellerini atan Dr. Refik Saydam (1919’da Atatürk Samsun’a çıkarken O’nun ekibinde sağlık başkan yardımcısı olarak yer almıştır) tarafından Tıp Fakültesi, Hıfzıssıhha, Numune Hastanesi ve Sağlık Bakanlığı’nın coğrafî olarak birbirine yakın olması ve bu bölgenin Sıhhiye kampüsü olarak oluşturulmasından aldığını bilmiyordum.  Sonraki yıllarda bölgeye eklenen Yüksek İhtisas Hastanesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ile tam bir sağlık bölgesi olmuştu. Bugün ise şehir hastanesi uğruna Numune Hastanesi kapatılmış, Hıfzıssıhha ise 2011 yılında kapatılarak atıl duruma getirilmiştir.
Üniversite yıllarımda ise sanırım 1973’te saygı ve minnetle andığım Ergonomi dersi hocamız Dr. Necmettin Erkan’ın Ergonomi dersimizde İş Sağlığı ve İş Güvenliği Laboratuvarı için bizleri Hıfzıssıhha’ya götürmesi ile ilk kez kapısından girdim. 

9 Şubat 2020 Pazar

Bilimin bütünselliği

Kozmosun sonsuzluğundan parçacık fiziğine her alanda bilimsel araştırmaların ve teknolojik gelişmelerle onların ürünleri karşısında hayranlık duyan insanoğlu, çoğunluğunu kendisinin yarattığı sorunların çözümünü de kendisi dışında buralarda aramaktadır. Yani bir anlamda teknolojinin bütün sorunları çözeceği gibi bir yanılsama içindedir.
Oysa ki bilim, fen bilimleri ve sosyal bilimlerin bütünselliğinden oluşmaktadır. İnsanlığın yüz yüze kaldığı büyüyen sorunların çözümleri toplumsal boyutları nedeniyle yalnızca fen bilimlerinin (fizik, kimya, biyoloji, astronomi, jeoloji, vb.) ilgi alanıyla sınırlanamayacak kadar karmaşık yapıda olup, mutlaka sosyal bilimlerle (psikoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih, politika vb.) birlikte ele alınmalarını gerektirmektedir. Sosyal bilimlerde öznenin canlılar olması nedeniyle deney tasarımı yapmanın güçlüğü bir zayıflık olarak görülerek fen bilimlerince uzun süre “küçümsense” de günümüzde artan sayıda disiplinler arası çalışma (nöro-psikoloji, deneysel psikoloji, psikobiyoloji, toplumsal biliş ve duygu, davranışsal genbilim vb.) bu önyargıyı ortadan kaldırmaktadır.

25 Ocak 2020 Cumartesi

Solucanlar ve Kanal İstanbul


“Benim sadık yârim kara topraktır.” Âşık Veysel

Ayağımızın altında sessizce yatmakta olan toprağa kulak verebilsek, derinlerine inerek neler olup bittiğine bakabilsek “dünyanın derisine” basıyormuşçasına çok daha dikkatli olacağımız müthiş bir dünya ile karşılaşırız. Örümcekler, ağaç bitleri, çıyanlar, salyangozlar, böcek larvaları, kırkayaklar, solucanlar, çeşitli böcekler, keneler, mantarlar, algler ve milyarca bakteri yaşamakta bu ortamda. Bitkilerin ihtiyaç duyduğu karbon, azot, fosfor, kükürt, demir, magnezyum gibi elementler, mikroorganizmaların yaptığı çeşitli ayrıştırma ve sentez süreçleri sonucunda bitkilere faydalı hâle geliyor, humusa aktarılıyor. Daha doğrusu, bu küçük varlıklar/mikroorganizmalar olmadan toprak işlevlerini yerine getiremiyor.[1]
Yaklaşık dört milyar yıl önce tek hücreli bir bakteri türü -siyanobakteriler- atmosferi oksitlemeye başladı, 500 milyon yıl kadar önce de atmosferdeki oksijenin artmasıyla bazı canlılar için oluşan yaşanabilir ortamda (henüz oksijen oranı %21’e erişmeden önce) dünyamızda solucanlar da vardı. Üç milyon yıl önceki geçmişe ait 20 fosil insan türünden günümüze yalnızca biz Homo Sapiens’ler kaldık. Modern insan sadece 200 bin yaşında. Oysa ki, şu anda var olan canlıların (ayrım eksik ve yanlış olsa da hayvanlar, bitkiler, mikroplar) hemen hepsi biz yokken de bu dünyadaydılar.