16 Mart 2019 Cumartesi

KENT YAZILARI ıı - ııı -ıv




Yerel yönetimlerden kentli haklarına -II
Yasalar kent yapımıdır. Köylerin töreleri vardır.”

30 Maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi BM Genel Kurulu'nda 10 Aralık 1948'de kabul edilmiştir. İnsanlığın ulaştığı uygarlık aşamasında Bildirge’nin tamamının uygulanabildiğini söylemek güçtür. AB uyumu uğruna valilik ve kaymakamlıkların web-sayfalarında insan hakları başlığı yer alsa da ülkemizdeki uygulamaların pek parlak olmadığı bilinen bir gerçeğimizdir. İnsan haklarının yaşama geçirilebilmesi eşitliği, özgürlüğü, yaşam, eğitim, örgütlenme vb. haklarını bence özetle insanlığın mutluluğunu sağlayacağı için önemlidir.
İnsan hakları ile yerel yönetimler arasında bir ilişki kurulabilir mi? Merkezi yönetimlere göre halka çok daha yakın olmaları ve “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” bütün süreçlerde iç içe yaşanıyor ve “hizmet” alınıyor olması, yerel yönetimler ve halk ilişkisini demokrasi-haklar-hizmetler bağlamında daha da önemli kılmaktadır.
Bu ilişkinin verimliliğini, katılımını, kalitesini ve sonuçta toplumsal mutluluğu arttırmayı hedefleyen bir modelin hiç olmazsa satır başlarını oluşturmaya çalışalım. Elbette burada yazılacak olanlar bir uzmanın görüşleri veya hiç düşünülmemiş şeyler olmayabilir. Ancak öyle görülüyor ki son yılların her alandaki tahribatı ancak akılların bir araya getirilmesi ve yeniden inşa ile aşılabilecektir.
Bir Karar Modeli denemesi
Merkezi yönetimlere göre halka çok daha yakın olmaları ve “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” bütün süreçlerde iç içe yaşanıyor ve “hizmet” alınıyor olması, yerel yönetimler ve halk ilişkisini demokrasi-haklar-hizmetler bağlamında daha da önemli kılmaktadır.

 Kentlileşme, insan hakları ve yerel yönetimler
Kentlileşme bir “başkalaşma” sürecidir. Bu sürece vatandaşlaşma da denilebilir. Bu süreçte kentte yaşayanlar “kent yapımı” yasalara uyarlarken daha da önemlisi, İnsan Hakları Beyannamesi’nden kaynaklanan haklarının bilincine varabilir ve onlara sahip çıkıp korumayı öğrenebilirler. Geçmiş yüzyılların çok zorlu insan hakları mücadelelerine bakıldığında bunun öyle pek de kolay olmayacağı çok açıktır. Hele tek başına neredeyse hiç. Konumuz bağlamında yerel yönetimlere bu konuda düşen görevler nelerdir? Belki bir önceki soru “neden görev edinmelidirler ki?” olmalıdır. Buna en basit yanıt vatandaşlaşma sürecine katkıda bulunmaları ve birlikte yöneterek halkın mutluluğunu sağlamaları olabilir mi? Bu yanıtın görev olarak karşılığı “haklara saygı gösterme, hakları koruma ve hakların kullanılmasını sağlama” temelinde bir yönetim stratejisinin oluşturulması olarak ilkeselleştirilebilir. “İnsan hakları şehirleri” kurulmasının amaçlanması insanımızın hak ettiği evrensel değerin karşılığı olabilir mi?
Yaşamımızın konforunu arttıracak yeni hizmetlerin talep edilip vatandaş gözüyle tasarlanması, var olanların iyileştirilmesi bizi “katılımcılığa” getirecektir.
Yerel yönetimler karar süreçlerinde “hakları” referans alırlarsa adil, tarafsız, eşit davranarak kaynaklarını doğru kullanabilirler mi?  Bu amaçla İnsan Hakları Beyannamesi İlgili Hakları ve/veya Avrupa Kentsel Şartı İlkeleri kullanılabilir mi?  Bu model, kentlilerin – vatandaşların kendi yarattıkları kaynakları kullanmalarını, hizmet aldıkları otoritelerle “hak” temelli ilişkiler kurmalarını esas almaktadır.  Kurulacak kentli-vatandaş, yerel yöneticiler, sivil toplum örgütleri vb. birlikteliklerde sürtüşmeleri giderici, yenilikçi çözümler üretmek üzere akıllarımızı birleştirerek insan hakları şehirleri” kurulması için çabalamaya değmez mi?
Bu model her bir Karar Konusu için ayrı ayrı çalıştırılabilir. Örneğin;
      Kadın güvenli kent
      Çocuk güvenli kent       
      Yaya öncelikli kent
      …..
Ya da daha genel olarak Dünya Kent Hakkı Şartı tanımıyla:
«kentlerin sürdürülebilirlik, demokrasi, hakkaniyet ve sosyal adalet ilkeleri doğrultusunda adil bir şekilde kullanılması» esas alınabilir.


Yerel yönetimler kalkınma ilişkisi -III
Yerel yönetimlerin kurumsal kapasiteleri yükseltilmelidir!
Önceki yerel seçimler döneminde de o zamanki Cumhuriyet Bilim Teknoloji’de bir dizi yazı yayınlamışım. Örneğin “Yerel Yönetimlerde Yenilikçilik (CBT 13.12.2013) başlıklı yazımda, “çağdaş kentsel sorunlar büyük kentlerde, büyüme ve farklılıkların yönetilmesi ve küçük yerleşimlerde doğal kaynaklardan yerel ekonomiyi güçlendirecek bilgi ekonomisine yönelme olarak kendini göstermektedir. Bu gelişimler karşısında yerel yönetimlerin öncelikle kurumsal kapasitelerini arttırmaları[nı] gözeten bir strateji geliştirmeleri beklenir… Sonuç olarak; kentin fiziki varlığı ile insan varlığının, yaratıcı ve yenilikçi yaklaşımlarla, sosyal, sanatsal ve kültürel faaliyetler ve nitelikli hizmetler oluşturmak üzere bir araya getirilmesinin siyasa ve araçlarının oluşturulması biçiminde özetleyebileceğimiz bir yönetim anlayışının kent yönetimlerine hakim olmasını talep ediyorum. Katılır mısınız?” demişim.
Geçen beş yıl ve projecilik illeti
Geçen beş yıl içinde yönetim yapımızdaki geriye gidiş esaslı köklü değişimin beslediği yönetim beceriksizliğinin ve boşluğunun da etkisi ile yerel ve bölgesel kalkınma konularıyla ilgilenen belediyelerin sayısı artmaktadır. Tekil veya modele dayalı başarılı örnekler dünyada da görülmektedir. Ülkemizde ortaya çıkan örneklerin bütünsel bir kalkınma bakış açısına sahip olduğunu söyleyebilmek zordur. Bu durumda, artarak merkezileşen yönetim anlayışından kaynaklanan ve süregiden idari belirsizliğin yanı sıra yerel yönetimlerin görev sınırlarının da payı vardır.
Yine de başarı örnekleri ve yerel dinamiklerin kalkınma alanında artan önemleri yerel yönetimler kalkınma ilişkisini ele almayı gerektiriyor. Son iki yazımda bu konuyu sınırlı araç ve yöntem önerilerini örnekleyerek tartışmaya çalışacağım.
Sosyal yenilikle katılım
Her bir yerel yönetim bölgesi aynı zamanda üretim yapılan ve artı değer yaratılan bir ekonomik bölgeyi de tanımlamaktadır. Bununla ilgili olarak yönetmenliği 8.10.2016’da yayınlanan Kent Konseyleri’nin görevi “Yerel düzeyde demokratik katılımın yaygınlaştırılmasını, hemşehrilik hukuku ve ortak yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak” olarak tanımlanmaktadır. Buna göre yerelde demokrasinin inşası ve sosyal yenilikle birleştirilerek katılımcı yönetimin başarılı örnekleri verebilir. Ancak şu ana kadarki uygulama çok sınırlı birkaç örnek dışında bu önemli aracın belediye başkanlarınca kullanılmak istenmediğini göstermektedir. Kent Konseylerini, semt konseylerine hatta mahalle konseylerine yaygınlaştırarak yenilikçi bir örgütlenme ve karar mekanizması oluşturmak neden denenmesin? Böylece “başkanlar” kentin yaratıcı gücünü halktan yana uygulamalara dönüştürme, birlikte iş yapmanın etkin araçlarını oluşturma fırsatını yakalayabilirler.
Kır – Kent ilişkisi ve yerel yönetimlerin rolü
30.000 köyün mahalleleştirilerek belediyelerin sınırları içine alınması ile köylerin belediye hizmetlerinden yararlanabilmelerinin yolu açılmış gibi görünse de uygulama pek çok köyün merasını kaybetmesi, asfaltlanan köy yolları karşılığı arazilerinin kolayca ranta açılmasıyla sonuçlanmış ve tarımsal yetkinliklerini kaybeden kırsal kesimden kente göç de ivmelenmiştir.
Bu olumsuzluk yenilikçi yaklaşımlarla yerel yönetimler için fırsata dönüştürülebilir mi? Örneğin, kentlere yakın kırsal kesimin kalkınması da düşünülerek yerel yönetimlerin desteği ile kentlerin yakın çevresinde “tarımsal üretim arka bahçeleri” oluşturulabilir mi? Merkezinde kooperatif tipi yapıların olduğu, kırsalın, doğanın korunduğu, tarım ve hayvancılığın ekonomik uzaklıklar içinde sürdürülebildiği, tarımsal üretimin katma değerini arttıracak yatırımların teşvik edildiği, bilimsel dağıtım ağları ile üretim zincirlerine bağlanmış bir “üretim modeli”. Elbette yerel yönetimlerin bölgesel kalkınma yetkinliklerine ve planlama becerilerine kavuşması koşulu ile.  Devam edeceğiz…


Yerel kalkınma yerel yönetimlerin de görevidir -IV
Şu andaki ülke yönetiminin kentler üzerindeki hakim ideolojisini oluşturan “kentsel rant” yaratma yaklaşımı bütün ülkeyi moral ve üretim ahlakı yönünden kemirmektedir. Her bir yerleşim biriminin önce üreterek ayakta kalabileceği yerel yönetimlerce ilkesel olarak benimsenmelidir. Her türlü üretim faaliyeti ve üretime dayalı kentli önerisi yerel yönetimlerin dikkatinde ve gündeminde olmalıdır. Hemen tamamı muhalefet yerel yönetimlerince başarılan örneklerin zaafı, başkanla sürdürülebilir olması, tekrarlanabilirliğini sağlayacak modellemelere dönüştürülememesidir. Yerel kalkınma temel bir işlev olarak yerel yönetimlerin görevi olmalıdır. Yerel yetkinliklerin yenilikçilik yaklaşımı ile yeni ürünlere dönüştürülerek pazara çıkması için başta kooperatifçilik olmak üzere katılımcı ve paylaşımcı araçları örgütlemek üzere yerel yönetimlerde oluşturulacak kalkınma birimleri, “akıllı uzmanlaşma – smart specialisation” gibi yenilikçi kalkınma modellerinden de yararlanarak yerel dinamikleri harekete geçirebilir.
Kalkınma ajansları yerel yönetimlere
Kuruluş amaçlarını gerçekleştiremeyen ve giderek işlevsizleşen kalkınma ajansları üzerine yerel yönetimlerce geliştirilecek bölgesel kalkınma işlevi ekseninde yeni bir modelleme yukarıda sözü edilen kalkınma birimlerinin güçlü bir altyapısına dönüştürülebilir.
Büyük kentlerde ağırlaşan yaşam koşullarından, artan sömürüden, yükselen hizmet bedellerinden bunalan yüksek nitelikli işgücü, bölgesel kalkınmalarını yerel kaynak ve yetkinliklere dayandırarak oluşturmak isteyen yerel yönetimler için bölgelerine çekilmesi gereken bir kaynak olarak düşünülmelidir. Oluşturulacak uygun yaşam ve çalışma koşulları, bilgiye ve deneyime saygı, paylaşılan idealler bu kaynaktan yararlanmak için öncelikli koşullardır. Oluşturulacak yüksek nitelikli beyin göçü ile bölgenin kaynakları katma değer yaratacak yenilikçi ürünlere dönüştürülebilir.

Teknoparklar, kuluçkalıklar, risk sermayesi ve yerel yönetimler
Kentin bilgi ve moral gücünü arkasına alabilmek için birincisi, kentin entelektüel gücünü harekete geçirebilmek, ikincisi benbilirimcilikten uzak durarak talep ve moral gücünü temsil eden kentlilerin ne düşündüğüne kulak vermek ve kendilerini ifade edebilecek katılım araçlarını oluşturabilmek.
Üniversitelerin yanı sıra sayıları giderek artan teknoloji geliştirme bölgeleri, teknoparklar, kuluçkalıklar, endüstriyel Ar-Ge merkezleri kentin yenilikçi teknoloji, ürün ve hizmet üretme kaynaklarıdır. Taşıdıkları potansiyel nedeniyle - şu anki işlevsellikleri ve verimlilikleri bir yana – bölgesel kalkınma bağlamında yerel yönetimlerin ilgi alanlarına girmelerini gerektirmektedir. Söz konusu kapasitenin yerel, toplumsal ve sosyal sorunların çözümlenmesine yenilikçi yaklaşımlar geliştirmek üzere yönlendirilmesi için yerel yönetimlerin konuyu mutlaka gündemlerine almaları ve bu kapasiteyi zorlamaları gerekmektedir. Neden yerel yönetimler de bölgesel risk sermayesi oluşturmaya öncülük etmesinler, kuluçkalıklar, iş geliştirme merkezleri oluşturmasınlar? Başarılı filiz-firmalara ortak olmasınlar? Kalkınma birimleri içinde oluşturulacak kentsel yenilikçilik birimleri bölgenin bilgi varlığını ve bilgiye dayalı dış işbirliklerini oluşturma işlevine sahip olabilirler. Burada kaçınılması gereken “benbilirimci başkanlar” ile popülist yaklaşımlardır.  Öncelikle “öğrenmekle” başlanılması ve profesyonel destekler alınarak bölge özelinde modeller geliştirilmesi ve sabırlı olunması gerekmektedir.
Değerlendirme
Belediyecilik günümüzde hiyerarşiye göre ilginçten başlayıp çılgına kadar uzanan projeciliğe dayandırılmaktadır. “Her şeyi bilen başkan ve ekibinin” projelerinin değeri ise yaratacağı ve dağıtılabilir rantla ilişkilendirilmektedir. Dört yıl erimli bakış açısı nedeniyle, kısa sürede sonuç alınabilecek projeler tercih edilmektedir. Oysaki projeden önce uygulanacak politikalar ve ilkeler gelmelidir.
Bugünkü koşullarımızı esas aldığımızda yerel yönetim dünyamızda karşılığı olmayan konular olarak görülebilecek dört yazıda yer alan başlıklara pek çoklarının eklenebileceği açıktır. Zaten bizler de “başkan” olmak değil de geleceği inşa hazırlığı içinde bilgi peşinde koşanlar için yazmaktayız.

20 Şubat 2019 Çarşamba

Haydi seçime; vatandaş olmak, kentli olmak! –I

belediyeciliği rant yaratmaya mahkum olmaktan kurtarmalıyız…
Yurttaşlık bilincimiz bizi yeni bir seçime çağırıyor. 31 Mart 2018, Pazar günü yapılacak olan yerel seçimlerde demokrasinin önemli bir eylemini gerçekleştireceğiz. Boyutu çok büyük çünkü o gün önümüze çıkartılan adaylardan büyükşehir, il, ilçe ve belde belediye başkanları, mahalle ve köy muhtarları ile il genel meclisi ve belediye meclisi üyelerini seçeceğiz.
Yaklaşık 80 milyonu aşan Türkiye nüfusunun %83’ü büyükşehir (67 milyon) olmak üzere toplam %93’ü (75 milyon) belediye, %7’si (6 milyon) köy sınırları içinde yaşıyor.  2014 Mahalli İdareler Seçim Sonuçlarına göre 1.398 belediye başkanından sadece 39’ü (%2,8), 20.498 belediye meclisi üyesinin ise 2.237’si (%11) kadın!
Kaynak: TİK,2015
En küçük yerleşim biriminden büyükşehirlere kadar yaşamımızın her alanını etkileyecek yöneticileri seçeceğiz. Her birimiz “vatandaşlık gelişmişliğimiz” ölçüsünde farklı ölçütler kullanarak vereceğiz kararlarımızı. Kimimiz kutuplaşmış olmanın zehrini almış olarak, kimimiz önceki dönemi değerlendirip, kimimiz bize vatandaş olarak ne kadar değer verildiğini ölçüt olarak alarak karar vereceğiz.  Şu soruların yanıtları da önemli olsa gerek: yaşadığım yerel yönetim yaşam kalitemi yükseltecek neler yaptı? Yaparken bana sordu mu? Bölgeyle ilgili bir kararda benim de fikrimi aldı mı? Ben bir talebimi, şikayetimi, önerimi ilettim mi, yanıt alabildim mi?
Her Türk vatandaşının bilmesi gereken temel bilgileri bir zamanlar adı “Yurttaşlık Bilgisi” olan ders kapsamında öğrenirdik. Bu derste belediyeler, seçimleri ve görevlerine ilişkin ayrıntıları iyice öğrenmiş olsam da eski bir Ankara sokağında geçen çocukluğumda belediyeden aklımda kalan, tek atlı bir çöp arabasının ara sıra topladığı çöplerimizle sınırlı. Bir de elbette klasik Ankara taşı ile kaplı cephesiyle artık bir kent mirası sayılması gereken eski belediye binası. (1947 - Prof. Nezih Eldem). Sonra 1970’lerde Türkiye’de esmeye başlayan farklı siyasi rüzgarların etkisini belediyelerde de görmeye ve yerel yönetimler kavramını da bu sıralarda duymaya başladık. Artık bazı belediyeler yurttaşları da yönetime katılmaya çağırıyor, geleneksel hizmetlerinin dışında işler yapmayı planlıyorlardı. Ankara Belediye’sine verdiğimiz gazetelerin geriye çok güzel çocuk kitapları olarak dönmesi gibi. Türkiye’nin pek çok yerinden çokça başarılı başka örnekler verilebilir. Nitelikli, genç ve yaratıcı kadrolar belediyelerin etrafında kümelenmeye, halka hizmete başlamışlardı. Ülkemiz toplumsal tarihinin çok önemli bu döneminin özgün ürünleri belediyecilik alanında da görülmeye başlanmıştı. Özetle yeni bir belediyeci kuşağı yetişiyordu. Ancak önce 12 Mart 1971 ve arkasından 12 Eylül 1980 askeri darbelerini ilk vurdukları noktalar belediyelerdeki bu olumlu gelişmeler ve onları yaşama geçiren kadrolar oldu.
Ülkemizin yerel yönetim geçmişi ve deneyimlerine ilişkin önemli çalışmalar yapılmış olmasına karşın dünyadaki gelişmeleri de değerlendiren ve yenilikçi yaklaşımları esas alan çalışmaların yapılması önümüzü açacaktır. Bu köşenin ilgi alanı açısından ise bir dönem üzerinde çalıştığım “Çağdaş Yenilikçi Yönetimler” konusuna örnek olabilecek yenilikçi uygulamaları ve önerilerimi paylaşmaya çalışacağım. 
“yenilikçi yerel yönetimler” konusuna, yerel veya bölgesel kalkınma işlevinden kopartılmış bir belediyeciliğin, “bir bölü bilmem kaç ölçeğinde rant yaratmaya mahkum olacağı” gerçeğine karşı çıkarak yenilikçi araç ve yaklaşımları paylaşacak yazılarla ve sorular sorarak devam edeceğim. Beklentim sizlerin de katılarak, karşı çıkarak, ekleyerek katkıda bulunmanız. Belki sesimizi duyan olur şu seçim sürecinde.

12 Aralık 2018 Çarşamba

Küçük Prens’in asteroidine yolculuk


Bilim: merak, sabır, öğrenme, birikim, işbirlikleri …


Avrupa Uzay Ajansı (ESA), 67P Çuryumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızını 30 yıl öncesinden izlemeye başlamış ve 14 yıl önce de incelemek üzere uzay aracı fırlatmıştı. Yaklaşık iki yıl önce canlı yayınlarda heyecanla izledik 67P’yi,  Rosetta’yı ve onun dünyadan 510 milyon kilometre uzaktaki kuyruklu yıldızın üzerine uzay araştırmalarında bir ilk olarak indirdiği uzay modülü Philae’nın maceralarını. 30 Eylül 2016’da ise 25 ay boyunca buz ve tozdan oluşan kuyruklu yıldızı takip eden Rosetta’nın yıldıza çarparak son görevini yapışını izlemiştik. Bilim adamları elde edilen verileri çalışacaklar yıllarca.
4,6 milyar yıl önce meydana gelen Güneş Sistemi’nin oluşum modellerinde gökcisimlerinin Güneş’e uzaklığı ile kimyasal bileşimi arasında bir ilişki kuruyor olması nedeniyle gökcisimlerinin incelenmesi önem taşıyor.

19 Kasım 2018 Pazartesi

Yaşamı doğru yaşayabilmek



insanlığın geleceği için iki yaşamsal kaynak;  demokrasi ve doğal çevremiz

Yaşamın her alanına farklı bakabilmek, herkesin gördüğünden farklı şeyler görüp yenilikçi çözümler üretebilmek öğrenmeyi, soru sormayı, bilinen veya hazır yanıtları kullanmayıp yeni ve yenilikçi yöntemler geliştirebilmeyi gerektiriyor. Bir de cesaret ve toplumsal sorumluk duymayı. Özellikle demokrasinin gelişmediği toplumlarda bunun karşılığı egemen güçlerle çatışma, dışlanıp her türlü haksızlığa uğrama hatta can güvenliğinin tehlikeye düşmesi olabiliyor.
1980'de kurulan Right Livelihood Vakfı (İsveç), küresel sorunların kök nedenlerine vizyoner ve örnek çözümler sunan cesur insan ve kurumları Right Livelihood Ödülleri ile onurlandırmakta, desteklemekte ve korumaya çalışmaktadır. Bugüne kadar 70 ülkeden, 174 kişi ve kurum bu ödüle değer bulunmuş. 2016’da Cumhuriyet Gazetesi, 2012’de Hayrettin Karaca (TEMA) ve 2000’de Bersel Nemke (siyanürlü altın işletmeciliğine karşı mücadele eden çevreci siyasetçi) de ödül kazanmışlar. 
24 Eylül 2018’de 2018 Right Livelihood Onur Ödülü, “İktidarın kötüye kullanılmasının açığa çıkartılması ve yolsuzlukların kovuşturması için yaptıkları yenilikçi çalışmalar ve bunların sonucunda insanların kamu kurumlarına olan güvenini yeniden inşa ettikleri için.” Thelma Aldana (Guatemala) ve Ivàn Velàsquez’e (Colombia) verildi.
Ödüller ilgili olarak şunları söylediler;

3 Ekim 2018 Çarşamba

Karanlığa bakmak: Yıldız turizmi




Samanyolu Gökadası (Milky Way Galaxy), içinde güneş sistemimizin de bulunduğu evrendeki milyarlarca (tahminen 100 – 400 milyar) gökadadan evimiz olanıdır. Gökadalardan yalnızca üçü uygun gökyüzü koşullarında çıplak gözle görülebilir. Bunlardan güney yarımküreden görülenleri dünyamıza 160.000 ışık yılı uzaklıktaki Büyük ve Küçük Macellan Bulutu’dur. Kuzey yarımkürede ancak iyi bir gözle ve çok karanlık bir gökyüzünde görülebilen dünyamıza 2,5 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda Galaksisi’dir.
Günümüzde özellikle kentlerde yaşayanların özel koşullar oluşturulmaksızın muhteşem Samanyolu Gökadası’nı gözleme şansları neredeyse yok (her yıl gittiğimiz köyde bu gözlemi doyasıya yaptığım için şanslıyım). Tek nedeni ışık kirliliği (yanlış yerde, yanlış miktarda, yanlış yönde ve yanlış zamanda ışık kullanılması. http://www.isikkirliligi.org).
Prof. Dr. Ethem Derman ve ekibi tarafından uzay gözlemlerinin yapılabileceği alanların belirlenmesine yönelik ölçümlerde en karanlık noktanın, Isparta'nın Yenişarbademli ilçesinde 1700 metre yükseklikteki Melikler Yaylası olduğu belirlendi. Yaylada Türkiye'nin ilk Karanlık Gökyüzü Parkı'nın kurulması için de proje hazırlanıyor (10.08.2018). Melikler Yaylası’nın astronomide parlaklık birimi kadir ile ölçülen karanlık değeri 22,04 kadir.

31 Ağustos 2018 Cuma

Yurtta Barış, Dünyada Barış



1 Eylül Dünya Barış Günü Kutlu Olsun!


Duvarda asılı silah oyunun sonunda mutlaka patlar!
Anton Çehov
Herkese Bilim Teknoloji Dergisi’nin 107. Sayısının kapak konusu “Tarih boyunca yaşam kurtaran 50 buluş” idi. İnsanların yaşam sürelerini uzatmaya yardımcı olan pastörizasyondan aşılara, antibiyotiklerden uydulara ve yapay zekadan suyun tuzdan arındırılmasına kadar 50 buluş arasında savaş sanayisi ile ilgili bir tek örnek yoktu doğal olarak.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında fizikte devrim anlamına gelen atomun parçalanarak (fizyon) zincirleme reaksiyon yaratılması ile bilim tarihi en dramatik gelişmelerinden birisini yaşadı. Çünkü bilim adamları bu gelişme ile elde edilen bilginin enerji üretimi gibi iyi amaçlarla kullanılabileceği gibi kötü amaçla atomik silahların yapımında da kullanılabileceği gerçeğini gördüler. Bilim dünyasının en derin etik tartışmaları bu buluşun etrafında yapıldı. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının yarattığı tahribat ve soğuk savaş dönemince insanlığın yaşadığı “dehşet dengesi” tehdidi, teknolojinin kullanım biçimiyle ilgili etik tartışmaların önemini doğruladı.

23 Ağustos 2018 Perşembe

Elektrikli otomobilin ekonomik etkileri ve Türkiye - III



Elektrikli araç teknolojisinin yaratacağı değişiklikler otomotiv değer zincirini derinden etkileyecektir.
1912’de ABD’de 1.750 $’dan 6.000 adet elektrikli otomobil ve 650 $’dan 80.000 adet Ford Model T satılmasından bu yana küresel boyutta dev bir sektör boyutuna ulaşan otomotiv sektörünün oluşturduğu “kurulu düzen” köklü bir değişimin arifesinde. Bu değişimin ülke ekonomilerine etkilerinin çok yönlü olacağı açık.
Bütünüyle pille çalışan elektrikli araçların (BEV), içten patlamalı motorlu (ICE) otomobiller karşısında rekabetçi duruma gelmelerinin önündeki ana engeller olan şarj hızı ve altyapı (çok hızlı şarj birimleriyle 300 km’lik yol için 20 dakikada şarj ve yeterli şarj noktası), mesafe (350 – 500 km) ve fiyat ve toplam maliyetin (pil fiyatlarının 150  $/kWh’ya ve toplam satın alma maliyetinin 2024 -2028’e kadar rekabetçi düzeye inmesi) çözümlenmesiyle EV’lerin önünün 2028’e kadar açılacağı öngörülmektedir.
Sektörde işgücünü ve işlendirmeyi, tedarikçi ilişkilerini, pazarlama ve satış modellerini, pazarın aktörlerini köklü biçimde değiştirecek olan EV’lerde, klasik otomobillerin üçte birini oluşturan motor, aktarma organları ve egzos olmayacaktır. EV’lerin güç birimi bütünüyle farklı olacağından (pil-elektrik motoru), üretimde otomasyon artacak ve işçilik azalacak, tedarikçilerin yerini taşeronlar (pil ve/veya güç biriminin tamamı) alacaktır.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Elektrikli otomobil; bir paradigma değişikliği - II



Otomobil endüstrisi, aynı anda yönetilmesi gereken, evrimsel, devrimsel ve tahrip edici eğilimler arasındaki dönüşümle karşı karşıyadır.

Karayolu taşımacılığının elektriğe dayandırılması yüz yılı aşkın sürede oluşmuş bir altyapının önemli ölçüde değişmesini ve ulaşım sistemi ile enerji sistemi, otomobil üreticileri, elektronik ve yazılım firmaları arasında yeni yapılanmaları ve işbirliklerini gerektirmektedir.  Bu durum otomobil endüstrisinin çok ötesinde bir paradigma değişikliği olarak tanımlanabilir. Bu sistemin içinde, elektrikli otomobillerin (EV) yaratacağı paradigma değişimini kendileri için “tahrip edici” bir tehdit olarak gören içten yanmalı motorları (ICE) geliştirerek direnen bir otomobil sektörü[1] ve rafineri proseslerini iyileştirerek direnecek olan petrol endüstrisi de vardır.
Yönetimlerin araba üreticilerini ve kullanıcıları EV’lere yönlendirmeye çabalarının arkasındaki tek güdü iklim değişikliği etkilerini azaltmak değildir. EV kullanımı, emisyonu doğrudan yerel olarak azaltacağından mega-şehirler için bir çözüm olarak görülmektedir. Ayrıca EV’lerin yaygınlaşması petrol bağımlısı ülkeler için dış ticaret açıklarının azaltılması anlamına da gelecektir. Yeni oyuncular için sektörde rekabet gücü kazanmak bir diğer güdüleyici etmendir. Sonuçta eski endüstrileşmiş ülkeleri ve gelişen ekonomileri paradigma değişikliğine eşzamanlı olarak yönlendiren etmenler farklılıklar gösterebilmektedir. 

3 Ağustos 2018 Cuma

Elektrikli otomobiller ve pillerin gücü - I


Elektrikli otomobiller petrolde dışa bağımlı ülkeler için de önem taşımaktadır.
Moore Yasası’na[1] uygun gelişmeyen teknolojilerin başında pil teknolojisi gelmektedir. Pil teknolojisini güdüleyen en önemli etmen fosil yakıtları kullanan motoru araçlardan kaynaklanan sera gazı etkisini azaltmaktır. ABD’de taşımacılık sektörü. Motorlu taşıtlar ABD’deki karbon monoksit kirliliğinin %75’ine,  sera gazı emisyonunun %27’sine neden olmaktadır. Dünyadaki otomobillerin %30’una sahip ABD, otomobillerden kaynaklanan emisyonun da %50’sine neden olmaktadır.

Pille ilgili bilimsel ve endüstriyel çalışmalara bakıldığında bu alana önemli kaynakların ayrıldığı, çalışmalarda sürüş mesafesini, kullanım süresini, enerji çıktısını (Wh/kg) arttırmaya ağırlığı, dolum süresini ve maliyeti ($/kWh) azaltmaya odaklanıldığı ve bazı sonuçların alınmakta olduğu görülmektedir. Araştırmalar Lityum-iyon (Li-iyon) piller özelinde ve pili oluşturan anot (silikon kullanma), katot (nano kafes yapılar) ve elektrolit (katı hal) üzerinde yoğunlaşmaktadır.

3 Haziran 2018 Pazar

Ü-Nİ-VER-Sİ-TE



Bilim hasadının yapılacağı özerk ve özgür üniversiteler inşa edilmeden evrensel bilim dünyasının asli bir üyesi olmamız olanaksızdır.
Başta siyasi baskılar olmak üzere kadro, bütçe, altyapı, sürekli arttırılan öğrenci sayısı gibi temel sorunlarla bunalan üniversitelerimizin sayısı, yalnızca politik nedenlerle sürekli arttırılmaktadır. Son olarak, YÖK’ün istatistiklerinde 186 olarak görünen üniversite sayısı (113’ü devlet, 73’ü vakıf), 9 Mayıs’ta TBMM Genel Kurulu’nda, 20 yeni üniversite (16 devlet, 4 vakıf) kurulmasını öngören yasanın kabul edilmesiyle 206 oldu. Başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere 13 üniversite bölünerek bazı bölümleri yeni kurulan üniversitelere bağlandı. Bu süreçte ilgili üniversiteler bütünüyle devre dışıydı, muhatap alınan tek kurum YÖK oldu. Eğitimin kalitesi, geleceğin insanını yetiştirmek, bilim yapılmasını sağlamak, özerk üniversiteyi inşa etmek mi? Bu dönemde umut dahi edilemeyecek kavramlar bunlar. Kitlesel bir üniversite eğitimi ancak meslek okulları anlamı taşıyacaktır. Üniversitelerimizi bilimsel ve toplumsal işlevlerini yerine getirecek düzeye çıkartmaya çalışmak yerine niteliksiz mesleki eğitimi garanti eden kurumlara dönüştürmek “bilimin gerekliliğini yadsımakla eşanlamlıdır”.